Yaşam

Bir Doktorun Kaleminden Şiddet!

Son zamanlarda giderek daha fazla duyduğumuz hekimlere ve sağlık personeline yönelik şiddetin “içeriden” bir meslek mensubu bizler için kaleme aldı...

Sizlere mesleğimle ilgili yeni gelişmelerden, Türkiye’deki uygulamalarından, memleketimden çıkan medar-ı iftiharımız olan tıp doktorlarından bahsetmeyi isterdim. Ancak sağlıkta ŞİDDET gibi can yakıcı, boyutları tahayyüllerin ötesine ulaşan sıkıntılı bir konu okuyacağınız makalenin mevzusu. Yine de tesellim odur ki, siz genç hukukçular bu mevzuya kulak tıkayanlardan olmadınız. Elbette ki tek çözüm yolu yasalardan, cezaların arttırılmasından geçmese de bu konunun önemli bir ayağı olan hukuki durumun taraflarından olan sizlerin desteği, bu sorunun çözümünde büyük katkı sağlayacaktır. Dünya Sağlık Örgütü’ne göre şiddet, bir yaralanma ya da yaralanma tehlikesi, ölüm, psikolojik hasar, gelişim bozukluğu ya da yoksunlukla sonuçlanan, bir kişiye ya da kişinin kendi kendine, bir grup ya da topluma kasıtlı olarak fiziksel ya da duygusal zor kullanması ya da güç uygulaması ya da tehdidi olarak tanımlanmaktadır

Şiddetin hiçbir şekli kabul edilebilir değildir. Kadına şiddet, bakım hizmetinde bulunanın çocuğa ya da yaşlıya şiddeti, kamu otoritesinin halka şiddeti, işverenin çalışana olan sömürüsü vb… Örnekleri çoğaltmak ne yazık ki mümkün. Şüphe yok ki bunlardan en acı olanlarından biri de görevi başındaki hekime ya da yardımcı sağlık personeline yönelik olan şiddettir.

Elimizde şiddetin yaygınlığı ve boyutlarıyla ilgili Türkiye’de yapılmış geniş tabanlı çok fazla sayıda araştırma olmasa da yapılan sınırlı sayıdaki çalışma hadisenin vahametini gözler önüne sermede yardımcı oluyor. Sonuçlar gerçekten tüyler ürpertici. Çalışmalar özetle gösteriyor ki sağlık çalışanlarına
yönelik şiddet diğer hizmet kollarında çalışanlardan onaltı kat fazla. 2000 yılında Eskişehir ilinde sağlık çalışanlarına yönelik şiddet olaylarında artması üzerine Eskişehir-Bilecik Tabip Odası’nın bu sorunla
ilgili bir araştırma yapılmasını önermesiyle Eskişehir, Ankara ve Kütahya’daki sağlık kurumlarında çalışanların 01 Ocak 2001 – 01 Ocak 2002 tarihleri arasında mesleklerinin son bir yılında, sağlık kurumlarında herhangi bir nedenle sözel, fiziksel ve cinsel şiddet türlerinden herhangi birine en az bir kez uğrayıp uğramadıklarına yönelik bir anket çalışması yapılmış, bu çalışmada şiddete en yüksek derecede maruz kalma oranı Kütahya’da %74,5,
en düşük oran ise Eskişehir’de %46,6 olarak tespit edilmiştir

Tehdit, hakaret çoğu zaman şiddet olarak algılanmıyor. Şiddet kadın-erkek, pratisyen-profesör, hemşire-doktor ayrımı yapmadan, her yere ve herkese yönelse de en sık acil servislerde görülmekte.
Beklenildiğinin aksine şiddet gösterenler sosyoekonomik yönden alt seviyede kimselerle sınırlı değil. Okumuş, varlıklı kimseler de şiddet davranışlarını sıkça gösterir duruma gelmişler. Medyaya da yansıdığı için söylüyorum, hekime yönelen şiddetin faili bazen bir kaymakam bazen de bir milletvekili dahi olabiliyor. Özetle, şu yorumu yapmak yanlış olmayacaktır: ülkemizde sağlık çalışanlarına yönelen şiddet münferit, hasta ve yakınlarının acılarının bir sonucu ve sınırlı bir hal olmaktan çıkmış, yaygın, giderek artan, sosyolojik bir sorun haline gelmiştir

Ne acıdır ki yüzlerce şiddet olayını uzun uzun anlatmak mümkün. Ben, çok severek başladığım hekimlik mesleğinde sadece kendi başıma gelen olaylardan bahsetmek istiyorum. Mecburi hizmet için bulunduğum kendi memleketimin devlet hastanesinin acil servisinde çalıştığım sürenin ilk iki ayında her türlü şiddet eylemine bizzat maruz kalmasam da şahit oldum. Mesai arkadaşlarımın üzerine yüründü; arkadaşlarım tehdit edildi, hakarete
uğradı ya da aşağılandılar. Bütün bu olaylar acil serviste o kadar kanıksanmıştı ki kimse eğer şiddet fiziksel bir boyut kazanmazsa müdahale etme ihtiyacı, şikayet etme gereği duymuyordu. Hatta bir özeleştiri yapmam gerekirse 50 yıllık hukukçu, bir babanın oğlu olan ben dahi sözel şiddet diye tanımlayabileceğimiz durumları çoğu
zaman tebessümle karşılayıp, heyecan ve ölüm korkusuna kapılan hasta ve yakınlarının halet-i ruhiyelerinin aczine verdim. İlk birkaç nöbetimin ardından başkasının karnesine ilaç yazdırmaya çalışanlarla, köye gitmek için ambulans isteyenlerle, annesinin ilaçlarını annesini getirmeden muayene ettirmeden yazdırmaya çalışanlarla, sigara içmek için bahçeye çıkıp sırasını kaçırınca acil servisi basan hastalarla, otel parası vermemek için acilde yatmak isteyen hastalarla, istedikleri olmadığında bizi şikayet etmekle tehdit edenlerle mücadele etmenin rutin işler olduğunu ben de anladım. İşin acı tarafı, bu olaylardan aslında herkesin haberdar olmasına rağmen ölümlü bir olay yaşanmadan kimsenin kılını dahi kıpırdatmamış olmasıdır

Peki, sağlıkta şiddet neden giderek artmakta? Gerçekten şiddet vakaları mı artıyor, yoksa kayıtlar tutulur hale geldiği ya da kitle iletişim araçlarının yaygınlığı ve ulaşılabilirliği arttığı için mevcut sorun abartılı bir şekilde mi kamuoyunda yer buluyor, yani artmış gibi mi görünüyor?

Nedenlerine girmeden önce ikinci soruyu yanıtlamak isterim. Yapılan çalışmalardan, yaşadığımız olaylardan çıkartabileceğim sonuç şudur ki, şiddet gerçekten artıyor. Ne yazık ki, Dr. Ersin Arslan’ın acı ölümü vuku buluncaya kadar anlı şanlı medya bu konuya tamamen duyarsız kaldı. Bu konuyla ilgili kişisel çabalarımızla ulaşmaya çalıştığımız “büyük gazeteciler” in bizlere verdiği yanıt genellikle “Evet önemli bir hadise ama kamuoyunun genelini ilgilendirmeyen bir olay, ben programımda köşemde bu konuyu işleyemem” mahiyetinde olmuştur. Dr.Ersin Arslan’ın ölümünden sonra timsah gözyaşları döken medya bu konuda çok kötü bir sınav
vermiştir. İkinci olarak ise kayıtların sağlıklı tutulması arttı, o yüzden sayı arttı tezi de yanlıştır. Biraz önce bahsettiğim gibi halihazırda sözel şiddet çoğu zaman adli bir şikayete konu olmuyor. Ayrıca hastanelerdeki
güvenliği sağlayan polislerin yerini hiçbir caydırıcılığı olmayan özel güvenlik elemanlarının alması olayların üstünün örtülmesine, şiddet uygulayanların cesaretlenmesine daha geniş bir zemin hazırlamıştır.

Nedenlerden bir diğeri ise sağlıkta dönüşüm programındaki birtakım uygulamalar olmuştur. Altyapı hazırlanmadan randevulu sisteme geçilmesi gündüz polikliniklerdeki iş yükünü oldukça hafifletmiştir. Hem hastaların muayene süreleri artmış, hem de doktorların iş yükleri azalmıştır. Ancak imkanlar aynı imkanlar. Bir gecede yüzlerce yeni hastane yapılmadığına ve binlerce yeni doktor işgücüne katılmadığına göre, randevulu sisteme geçince gündüz hizmete ulaşamayanlar acil servislere akın ettiler. Bir de polikliniklerin ücretli, acil
servislerin ücretsiz olması, gündüz işi gücü olan insanların gece muayene olmak istemeleri bu yükü daha da arttırmıştır. Evet artık insanlar gündüz randevu saatlerinde hastaneye gidiyorlar, daha makul kuyruklarla, daha makul muayene süreleriyle, daha makul muameleyle karşılaşıyorlar; ancak bu sistemi uygulatanlar geceleri acil servislerdeki kuyruklardan hiç bahsetmiyorlar. Gündüz randevu alamayan hasta, gece gerçekten acil olan bir hastanın sırasını ve hatta hayatını çalıyor. Üstelik acil servislerde triaj dediğimiz, hastaların aciliyetini, acile uygun olup olmadıklarını belirleyen sistemin neden etkinleştirilip yaygınlaşmadığı da akla gelen bir soru.

Açıklamaya çalıştığım hususlar neden şiddetin en çok acil servislerde yaşandığına dair bir fikir vermiştir umarım.

Bir diğer husus da sorumluluk sahiplerinin yaptıkları açıklamalar olmuştur. Elbette ki mesleğimizde çürük elmalar vardır, yanlış yapan vardır, haksız kazanç sağlayan vardır. Ancak birtakım ferdi yanlışlıkları bütün bir camiaya mal etmek, “işte doktorlar böyledir” demek çok acı olmuştur. Yıllar yılı, ülkemizdeki sağlık sektöründeki yanlışlıkların yalnızca hekime fatura ederek çözüleceğini düşünen zihniyet, toplum nezdinde hekimlik mesleğinin
saygın yerini yerle bir etmiştir. Sanıyorum şimdiye kadar işin kolay ve daha açık kısmından bahsettik. Asıl zor ve önemli olan “Peki bu sorunu nasıl aşacağız, ne gibi tedbirler alacağız?” sorusudur. Bahsetmeye çalıştığım gibi bu olayları münferit bir olay olarak görüp “faillerini yakaladık cezalarını verdik” yaklaşımı kolaycılık olacaktır.
Anlatmaya çalıştığım gibi sorun derin ve yaygın bir sorundur. Elbette ki yegane sebebi olmadığı gibi tek bir çözüm şekli de yoktur. Ancak toplumun hasta haklarına gösterdiği ihtimamı hekim haklarına da göstermesi, hastanelerin daha güvenli yerler haline getirilmesi, Alo 184 gibi çokça istismar edilen yapının gözden geçirilerek düzenlenmesi, doktorun Tanrı olmadığının ya da başımıza gelen hastalıkların ya da kazaların müsebbibi olmadığının, onun da bir insan olduğunun kabul edilmesi en azından başlangıç olacaktır. Hastanelerdeki fiziksel imkansızlıklar süratle düzeltilmeye çalışılsa da hala çok fazla eksiğimiz olduğu bir gerçek. İstanbul’un merkezinde Şişli’de devlete ait bir hastanedeki imkansızlıklar ne oradaki doktorun ne de hastanın suçu. Bunu
çözecek olan da orada imkansızlıklar içinde uykusuz görev yapmaya çalışan doktorlar değildir. Ya da teknik donanım tam ve eksiksiz olsa dahi bugün hala tanı koymada tıbbın geç kaldığı durumlar doktorun suçu değildir. Kaldı ki bir eksiklik, kusur olsa dahi karşılığı hiçbir zaman şiddet olmamalıdır.

Dr. Egemen NURSOY

Etiketler

EsteMagazin

Akademi İstanbul Vakfı

Benzer İçerikler

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

İlginizi Çekecek Bir İçerik Bulduk

Close
Close